Sanal Gerçek/Yalancı Yaşam

Zihnimizin bir köşesi bilinmek, sevilmek, varlığımızın farkına varılması gibi isteklerle dolu. Çok eski çağlardan beri yaptığımız eşyalarda, duvarlara çizdiğimiz resimlerde, yazıyı bulmamız sonrası…

Kaynak: Sanal Gerçek/Yalancı Yaşam

Reklamlar

Şiddetin Sanal ve Somut Hali

YineDergi

Sosyal medya araçları, insanlarda sorumsuz bir karakterin ortaya çıkmasına neden oluyor. Bu sorumsuz karakterin temel özelliği hakaret içerikli konuşmalara ve mesnetsiz iddialara sıklıkla yer vermesi. İnsan, hesabını vermeyeceği konularda cüretkar olacağından –ki atalarımız bunu “bekara karı boşamak kolaydır” şeklinde ifade etmişlerdir- sosyal medyadaki sanal/belli ölçüde gerçek olmayan kişilerin bu yola tevessül etmesinde şaşılacak bir şey yok. Ancak asıl mesele, bu sorumsuz kitleleri harekete geçirebilecek konuşmaların gerçek kişiler tarafından yapılması ile ortaya çıkıyor. Konuyu biraz daha açalım.

Cübbeli Ahmet Hoca, İhsan Şenocak, Nurettin Yıldız, Ebubekir Sifil, Abdulaziz Bayındır, Mustafa İslamoğlu, Mustafa Öztürk, İlhami Güler din konusunda yaptığı açıklamalarla sosyal medyada ses getiren isimlerden ilk akla gelenler. Bu isimlerden bilhassa Cübbeli Ahmet Hoca ve İhsan Şenocak, ehl-i sünnet düşüncesini takip etme ve savunma gayelerini açıkça ve sıklıkla dile getirmelerinden ötürü yazımız açısından önem taşıyor.

Öncelikle şu tespiti yapmak isterim: Ehl-i sünnet’e muhalif olan düşüncelerin dile getirilme özgürlüğünden ne kadar bahsediyorsak, ehl-i sünnet’i…

View original post 369 kelime daha

Okunmamak

Evet ya çoktandır okunmuyorum düşmüşüm, ben yazmayı unuttum sanırım ya da adım bir yerlerde geçmiyor, fildişi kuleye çekildim dünya, tek tesellim kağıtlardır.
Evet okunmuyorum ama yine ben aynı ben, neyin peşinde yürüyorum bilmiyorum. Okunmuyorum çünki okumuyorum, kitaplar yoldaşım değil, uzaktan bakıyorlar bana öyle kafam bir kitabın derinliğinden öte, iki bilgi üzerine tak tak..
Evet okunmuyorum, eskiden şiir ezberlerdim, bakardım öyle sokaklara, adı bile yok diye dergi çıkardılar, bense okunmuyorum, adım bile yok belki, anlamsızım…
Evet okunmuyorum, çünki ne yazdığımı bilmiyorum. ne yazıyorum ben aşk mı sevda mı?
yok hayır olamaz… sonsuzluğa bir çizgi çekmenin peşindeyim…
Okunmuyorum, .çünki hakikati yazacak parmaklarım yok benim…

Hattatın kağıdı

Hürrem, Kanuni’ye yazdığı meşhur mektupta, Lokman suresinin 27. ayetini telmihen “Ağaçlar kalem denizler mürekkep olsa” aşkını ifadeye yetmeyeceğinden söz eder.
Lâkin kalem ve mürekkep yetmez yazmak için. Beyân-ı hale bir de kâğıt, hiç olmazsa üzerine yazılacak bir satıh lazımdır. Okumaya devam et

Bir Şehir Hikayesi… (bitmeyen çocukluk çalışmaları)

-Yürümeyi severim…

– Beni beklesen?

– Ama vakit geçiyor, daha namaz var, sonra gezilecek o kadar yer var ki buralarda, sana göstermem gereken o kadar çok şey var, sen böyle yürürsen vaktimiz kalmayacak. Okumaya devam et

Neden yorgunsun veya neden kırgın, her şeyi senin gördüğün gibi mi sanıyorsun, zahirde olan beş duyu…
Kim suçlu, geceleri rahat uykusunda uyuyanlar mı? Aptal mutlular mı, yoksa mutsuzlar mı, bir düşü kavrayarak içini açtığın dünyanın toz pembe olmadığını herkes biliyor ya da asıl suçlularla suçsuzların aynı kefede yargılandığı mahkemelerde gün gibi açık, yargılayanlarla yargılananlar arasındaki adalet pembe hayallere kapalı. Kim demiş şiir gibi yaşanmaz diye hayat, kim demiş şairler yalancı, Leyla ve Mecnunla, Bukowski’nin hayaleti(hikayeleri) anlaşılabilir mi? Hangi çırak ustasına işinin inceliklerini öğretebilir. Ey ben, gönlümden geçenlere pislik bulaştırabilir misin? Bana yazmayı öğretebilir misin?
Ne yazmak kaldı ne yalancı toz pembe hikayeler kurup yaşamak, mutluyum ama mutsuzluğu özleyecek kadar. İnsan ne istediğini bilmez ya, dertlidir ama ne derdi olduğunu bilmeden dağ bayır gezer ya. Öyle çekilmek istedim inzivaya, dağlar taşlar öğrenciler ve kuşlar. Umutların bağlandığı noktada bana tek biz sözle yardım et ki sana bu cümleyi açabileyim. Senin bilmediğin sırlarını ifşa edebileyim. Ben ne yazdım dediğin anda sana kelimelerin aslında senin bilmediğin gibi olduğunu söyleyebileyim. Sen nefreti ve öfkeyi hatırla bense sana şiirlerden şarkılardan bahsedebileyim. Ey ben, bu çıkmazlarla senin işin yok, bu hikayeyle de işin yok. Senin yazabileceğin öyle güzel hikayeler varken, hatırladıkların sadece bir kalp ağrısı, yoksa bu kirlenmişlikse, ellerin karaysa ne kadar suçluysan, sonunu düşündüğün şeyin doğruluğu kadar suçlusun, yoksa kaf dağının ardında kırk satır mı, kırk katır mı bunun sırrına ermek, hikaye kahramanlarının ellerinden geçer. Sen sadece bir düşe inandığın için, bu yargılanma sürecinin içindesin… Oysa bu inziva hayatı, bu kaldığın süre içerisinde unutmayacaksın, hiçbir şeyi unutmadan sırların sırrına vakıf olacaksın, ayine-i mücellada nihan olduğun vakit temiz kalacaksın, ama sen blmezsin ki ey ben, en pak halinle bir aynaya bakmayı. Hiç olmak dediğinde kendinle dalga geçtiğin günleri unutmuş olmalısın, ya da bir hikaye yazacağım ve inandığım gibi yaşayacağım dediğin vakit o hikayeye de inanmamıştın.
Ey ben sadece sana öfke duymuyorum, bir bilgenin neden Tanrıya isyan edemiyoruz dediğinde bir hoca çıkıp da, sen eşref-i mahlukatsın dediğinde, “bunu benim olmak istediğimi kim söyleyebilir, şeref eğer sorumluluksa, insan cahilliğinden bu sorumluluğu almışsa, nasıl ve neden biz isyan etmiyoruz.” Evet mutlu olacak kadar özgür değiliz, ölüm varsa bu dünyada zulüm var diyen türküdeki gibi, insanın kendi kendine Tanrının eliyle ettiği bir zulümle karşı karşıyayız. Acı çekmekten zevk alıyorum diyen bir delinin bütün çelişkilerini yaşıyoruz.
Ey ben sana kelimeleri ben öğrettim. Ben verdim ki sen yazmak nedir bilmezdin, sen gönlünü okumak nedir bilmezdin…

Gülay Sevdiğim şarkılar

İstanbul ağlıyor

ahirim sensin
bahçada yeşil çınar