05.02.09

son…

Yazı kategorisi: hikaye 6:19 yazan: Abdullah Kavaklı

Size onlarca hikaye arasından bir hikaye seçtim; ben sen ve O’nun dışında kalanlar da dahil olabilir. Gök yüzü maviliğini kaybettiği bir zamanda beyaz da olabilir ki yazıcının bir göz yanılması, sadece bulutların varlığından söz edilebildiği bir vakitte gök baba yağmur anayı kucaklar. Bundan sonra yalan üzerine kurulmayacaktır hiç bir hikaye. Hiç bir hikayenin sonuç cümlesi, bu böyledir olmayacaktır. Bu böyle de olabilir diye gerçeğini okuyucuya bırakacaktır. Yazının devamını oku »

09.28.08

Hayat İstiadesi

Yazı kategorisi: hikaye 9:30 yazan: Abdullah Kavaklı

Ellerimi güneşe tutuyorum, aydınlansınlar diye; ısınıyorlar aydınlanıyorlar mı bilmiyorum. Ellerimi güneşe tutuyorum, ellerime sorular soruyorum, cevap alamıyorum. Ellerimi güneşe tutuyorum neden bilmiyorum? Her şeyin bir nedeni olmalı mı sizce? Yazının devamını oku »

09.23.08

Yazıcı ölmeden önce…

Yazı kategorisi: hikaye 7:33 yazan: Abdullah Kavaklı

Bir hikaye biter, yeni bir hikaye başlar; böyle miydi? Ben diyorum ki her hikaye bitmeye mahkumdur. Allah’tan ki kalem var, kelimeler var yanında bir hatırlık kahve, kendine gelemesen bile içindekini dökmeye yeter. Yazıcı da hep böyle yapar sonunda, parmağını kahve fincanının etrafında dolaştırırken, hiç farkında olmadan dertlerinde silindiğini görecektir. Yazının devamını oku »

06.08.08

Nakkaşın yazılmadık hikayesine dair…

Yazı kategorisi: hikaye 7:08 yazan: Abdullah Kavaklı

Yazıcı öldüğü zannettiği nakkaşın saçlarına dokunmak istedi. Ellerini ölümün soğukluğundan mıdır, nedir, dokunduramadı nakkaşa, oysa kaç kez ölümü yaşamış, kaç kez ölenleri görmüştü.

Kelama yakışmayan kendisini son kez olsun kelama yakıştırabilmek için oracıkta nakkaşın başı ucunda, nakkaşın göğsünde taşıdığı kağıt tomarı aldı ve sen artık bu sayfalara nakşedemeyeceksen son kez olsun ben kendi karalığımı bulaştırayım bu sayfalara dedi.

Yazının devamını oku »

03.23.08

Bir vos hikayesi…

Yazı kategorisi: hikaye 3:45 yazan: Abdullah Kavaklı

Bir vos hikayesi…

Klasik cümleleri uzakta bırakmak ve herkesin hayatından farklı ve herkesten farklı olmak ne kadar zordur. Bir Pazar sabahı, güneşli gökyüzü, uyku… Yatak soğumaya bırakılmış, kahvaltı öncesi bir fincan baba kahvesi ve bundan önemlisi yılda birkaç kez yaşanabilen piknik hazırlığı… Yazının devamını oku »

03.15.08

Matbaa

Yazı kategorisi: hikaye 10:04 yazan: Abdullah Kavaklı

Matbaa

Ben on sekizinci asrın başlarında bir matbaa makinesiyim. Matbaa makinesi ne demek bilen var mıdır ya da ben kendimi ve benden çıkmış olan eserlerin sırrını aşikar edecekken beni merak eden kaç kişi olur bilemem. Okunmamaktan da korkmuyorum zaten; beni yüzlerce defa okumuşlardır, siz okumasanız bile. Sadece eskiden bahsedeceğim. Ve mürekkebi hep siyah bulanlara biraz dokunacağım da… Ama kimseyi kırmak değil niyetim inanın. Yazının devamını oku »

04.11.07

Seyyah ve iki nehir

Yazı kategorisi: hikaye 9:17 yazan: Abdullah Kavaklı

                                                                                                                                                                  “Tahammül mülkünü yıktın Hülagu Han mısın kafir,                                                                                                                                                                    Aman dünyayı yaktın, ateş-i suzan msın kafir?”

Giriş cümlelerimi ve koyduğum başlıkları çoğu zaman beğenemem, yazıya başlarken alnımdan ter akar, bazen ne yazacağımı şaşırır elim ayağım dolanarak yazmaya başlarım ama, artık kelimeler oturup da kalem ellerimden bir Ab-ı Hayat gibi aktığında dünyanın en mesut insanlarındanımdır artık. İbni Batuta hakkında yazılacak şeylerin ellerimde çoğaldığını hissettiğimde ve konunun da maveraünnehir olması sebebiyle ne başlık bulmakta ne de yazacağım şeyleri toparlamakta güçlük çektim. Yazının devamını oku »

Yazıcı bir not düşmek istedi kağıda

Yazı kategorisi: hikaye 9:16 yazan: Abdullah Kavaklı

Kağıt ve kalem tüm dostlara bedel iken, yüreklerde yazılı olanlar kalplere bildirilmemişken, bir yeşilin hikayesini anlatmak istedi. Yazmak istedi yüreğindeki her şeyi… Daha önce tüm İstanbul’a okumuşken kendini, üdebalar, nakkaşlar, hattatlar ve aşk bedesteninin tüm dostları onu bilmişken, bilinmek istedi yazıcı… O’nun tarafından bilinmek istiyordu sadece. Kalbini okuyacak birisini arıyordu ya çoktandır. Hikmete değer, dedi. Bir mektup misali güvercinler uçurmak ve yine yazmak istedi yüreğindekileri… Yazının devamını oku »

Gül istiadesi…1

Yazı kategorisi: hikaye 9:14 yazan: Abdullah Kavaklı

‘Hepiniz şairsiniz bense ölümün yakasındayım’                                                                                                  (J.Riguad) Buyrun efendim, buyrun… Çekinmeyin girin içeri… Burası herkese açık bir kütüphane, bekçisi de benim. Başka manalarda aramak isterseniz, burası benim hapishanem. Hani tasavvufta aşk bir mahpusluk sevgili de gardiyan oluyormuş ya… Bende bu mekanı, huzurlarınızda aşk ilan ediyorum. Aşkımın hikayesini yazıyorum… Böyle masal olur mu demeyin, hayır bu benim hikayem…Girin artık… Yazının devamını oku »

Bitiremedim

Yazı kategorisi: hikaye 9:12 yazan: Abdullah Kavaklı

Taş döşeli yollar bütün şehirlerde yavaş yavaş kaldırılırken benim şehrimde aldı nasibini bundan, taşlar kalktı. Kahramanlarımın da her birini bir köşe başında öldürdüler. Hiç birisine sahip çıkamadım. Kurduğum dünyayı kendi ellerimle, ben istemeden yaktım ve yıktım. Deprem şiirleri yazmalıydım; yazamadım. Kendi hikayemde anlatmam gereken ben olacaktım, olamadım. Ben mi uydurmuştum bu hikayeyi, yoksa yaşamış mıydım, bilemedim. Ne sevdiğim olmuştu benim, ne de sevdiğim bir taş misali geçerdi önümden. Öyle bir kahve de yoktu şehrimde, Çırak Nuri de benim arkadaşım değildi. Dostlarım yoktu benim. Ve o kahvenin üst katında anılar yoktu. O kahvede ölümün kokusu ve korkusuyla pişmemişti kimse. Ağabeyim de yoktu ve evim de… Duvarlarında melek resimleri olan o evde yalandı. Evet! Yalan söyledim herkese. Boyalar kavladığında resimlere kavuşabilmek için, boyaların üzerini kaldırmadım hiçbir zaman. Deprem olduğunda da zaten yıkılmadı evim, evimin cümle kapısı da yoktu ve bir tek o kalmamıştı depremden sonra… Mısralar açıldığında beyte girilmezdi. Mısra, Cümle Kapısının kepenkleri, beyt de ev demek değildi. Herkes bilirdi zaten eskiyi ve hassasiyetlerini…Ben benim yaşadığım depremleri de ona yaşatmak istemedim. Sevdiğin başkası için ağlarken, o tutmazdı onun göz yaşlarını. Ulaşamadığından almazdı eline kalemi. Bu sözleri söylerken kimse bilmezdi, mukadder bir meçhulde tüm yollar sultanın yoluyla kesişirdi;  ölmek istedi, öldürmedim. Ben değildim bunu yazan, yaşayanda, okuyanda, bilmeliydi: İki sene ben ayrılmadım bu şehirden, ayrılan sevgiliydi. Ve benim istediğim olmazdı, kahramanlarım oynardı rollerini, ben tanrılık yapmazdım onlara, Tanrı rolünü yapmaksa büyük yalanlar gerektirirdi, yalan söyleyecek kabiliyet de yoktu bende. Oynamak istemediler ve ben öldürmedim kimseyi.Bütün dertlerimin kıyısında ya da bir sigaranın korunda kimsenin görmediği, ve kimsenin bilmediği bir şehri anlattım. Yazmak yaşamaktı, yaşamak istediğin yazılırdı sayfalara. Perdelerin arkasını bilememenin acizliğinde, yedi perdede takıldı gözüm. Gördüğümü de görmüyorum sandım, yaşayamadım. Sonra bulutlar geçti üzerimden, bu dünyada bir göğüm, bir de denizim varken, bir adaya varayım benim de bir avuç toprağım olsun istemedim. Yalnızlığım bir tahta parçasının üzerinde, açlık, sefalet ve şu kutsal davanın üçgeni etrafında gezerken, dost var mıydı? Dostluk kurabilir miydim ben. Uzaktan da olsa gördüğüm dağlara söyledim, dostumsunuz diye…      -Sen küçüksün, dediler. Bir geminin artığında, bir paket Maltepe sigarasının ve bir çakmağın haliyle kavuştum ganimete. Küllerle kurdum bu şehri. Anlatmak istedim: “Ey insanlar! Siz! Hepiniz! Bir yangından kalan toprak parçasının, yani küllerin üzerinde yaşıyorsunuz. Bense utanırım bir yangının parçası olmaya… Annem yangındı; babam yangındı. Ben kutsal olana sahip olmak için çıktım bu yola. Kendimi söndürmek için çıktım. Hepinizi denize çağırıyorum, ben kurtulmadım, siz olunca kurtulurum diye… Ve artık Şeytan denizi kıskansın. İsmail’in attığı taşla kör, bizim birliğimizle kendi ateşinde yansın. Denizi gezerdim sonra. Mevlana’yı aradım yoktu, İbn Arabi yoktu. Kalpleri yaratan Allah’a hamdolsun… Okumak gerekti bulmak için, ‘Olmadansa’ okunmazdı. Okumadan da Mevlanacı, İbn Arabici olmadım. Bu şehri kurdum rüyalarımda. Ne be n O’ydum, Ne O bendi. Ayrılığımız yoktu bizim. Biz sevgilileri hep Allah rızası için severdik. Öyle başlamasa da şu başı yangın sonu ölüm olan Aşk, Hep Yüceler yücesine dönerdi, O’nun yarattığını onun yarattığı için sevmekten başka daha güzel ne olabilirdi ki… Hem yaşanmışlıklar insanın kendisini salması için bir vasıta değildi, aşık olan maddeyi unutmak manayı bulmak için daha çok çalışırdı. Tutkunluğunu Hakk için harcardı; Hakk’ı sever, her davranışında, nefesinin her hu çekişinde fikre dalardı. Gönülden Allah diyenin kalbi titremez mi? Ve vuslat denilen şey sevgiliyi görebilmek değil miydi? Biz sevdiklerimizden ne istiyorduk ki… Onu görmek nefesindeki hu deyişi duymak yetmiyor muydu? Tüm arzularımız da cemale kavuşmak için değil miydi zaten? Biz cennet mi arzulardık cehennem mi?  Sesleri dinlemek, teşbih ve tenzih de hiç olmak, isimlerinin hepsini kavramak… Pervane olup dönmek peşinde, ölüme giderken bile yâre gidiyorum diyebilmek. Ben, aslında olmayan o kahveden öğrendim her şeyi… ve bitir artık dediler bana. Olmadan anlatmamalı insan. Anlattığın bir okyanustur, bizse senden o okyanusta bir hiç olmanı isteriz dediler… Bense kaçtım bu şehirden ve tüm yazılamayan hikayelere rağmen hikayemi bitirdim:          Bir gece ayrıldığım şehre döndüğümde tüm gelmeyen sevgililere inat, O geldi. Bu şehirden ayrılmamın sebebini sordu bana: -Hiç, dedim; hep sensin demek isterken. Sahi O ne yapmıştı ki bana…Yine hiç dedim kendime, ben onun için kaçmadım bu şehirden.Beklemezdim ellerini uzatsın bana. Eliyle omzuma dokundu; ağlama artık dedi. Ben senin tüm samimiyetine inandım. Döktüğün göz yaşlarıyla sulandı içim… Bilmezdim, tüm şehirlerin, tüm hikayelerin beni sana hatırlattığını. Bu kadar çok ağladığını bilmezdim. Bugüne kadar anlatmak istediklerini, anlamaya hiç çalışmadım. Başka gibi düşündüm. Ve başkaları gibi düşündüm ama inan başka olmadım hiçbir zaman. Seferlerine çıkmak için dolunayı beklediğini, geceleri ben diye dolunayla konuştuğunu, saat kulelerinden nefret ettiğini… Aşıkların aşklarını ilan ettikleri saat kulelerini ya da minareleri…Sus, dedim.Bugüne kadar hep sen üzüldün, şimdi ben anlatmalıyım her şeyi… Ben güldüğümde benimle döktüğün gözyaşlarını unutmadım. Ben ve başka için ağladığımda benim için ağladığını unutmadım. Seni hiçbir zaman küçültmedim içimde demeyi hep bekledim. Sevmenin manasında yaşamayı ve hep sıkı durmayı… Bunları hak etmediğini biliyorum. Ama benim de kalbim vardı. Ve benim de gülmelerimin ardına sakladığım gözyaşlarım. Sırlarım mı? Sen vermiyorsun ele, yaşadıklarımı ben anlattım. O giderken ben söyledim ve herkes bildi bu şehri. mermer heykeller arasından geçerken. Odlar mı, göz yaşları mı? Senin yazdıklarını kimse okumadı. Ben çıkıp da tüm İstanbul’un önünde okumadım yazdıklarını. Ve sen hep öyle sandın.Ben her gece geleceğim artık yanına. Sırtına dokunup ateşini alıp gideceğim. Bu şehri sana bıraktım ama kalbim hep seninle demeyi bekledim. Şimdi diyorum işte, ben geldim. Gözyaşlarını silmeye geldim. Bu sırtında taşıdığın diriliş muştusunu beraber yüklenmeye geldim. Hikayenin bittiğini biliyorum. Şiirinin son mısrasıyla geliyorum:Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardırYenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır. O zafer bizim olmalı…