‘deneme’ Kategorisi için Arşiv

Bu da sana sevgilim…

Sana Söylemek isterim…

Sana söylemek isterim tüm cümleleri, tüm güzellikleri kulağına fısıldamak, senin yanında bulduğum huzuru anlatmak… Ama bir gece kalem kağıda düşünce, içimdeki dünyanın nereye kadar küçülebileceğini düşünemezdim, beni okuyan tek sen vardın belki de, sevgi derinlerde bir yerdeyse, acılar aynı yürek ağrılarıysa, bir gün bir şehri tümüyle ele geçirmenin verdiği zevk ve heyecan tüm bunlardan kıymetliyse yapılabilecek başka şey yoktur inan. Ben tarihi yazarım, sen pencerenden bakarsın, bir içlenişte bir hu çekişte, sevgimi yalnız beni sevene vermek kadar ne güzel şey vardır dünyada. Evet vardır dünyada. “hiç bu kadarını bekliyordum gibi”…

İşte böyledir, bir şehri yakarsın karşında bir duman bulursun, ama bir zihni yakmak için bütün ateşleri feda edersin…

Sadece yorgundum, bir şiiri yazacak gücü bulamadım kendimde, bir şiiri okuyacak gücüm yoktu. inanmam gereken bir doğrunun peşinden sürükleniyorum…

Okudum ve yazdım…

Vesselam…

İlk…

İnsanın daha güzeli ne olursa olsun, kim gelirse gelsin, ilk sahip olduğu oyuncak, ilk sevgi, bütün ilkler zihinde yine de kalırmış…

Bir kış akşamı çıktım bu limandan, uzak iklimlere doğru yol aldım. Yine denizi yeşil olan bir limanda, mermer sütunlar arasında gül bahçesi, ve denize yakışır portakal ağaçları kokusunda vardım bu kapıya, unutmak mı? eğer çok liman yaşamış olsaydım; hangisine ne zaman uğradığımı hatırlamazdım bile… Bir kış akşamı işte, mermer sütunların soğuğunda ellerimi gezdirirken, dalından kopardığım bir portakalın kokusuna doyamazken… yine bu şiiri yazarken buldum kendimi… Sana en sıcak sesimle sevgilim diye seslenmek istiyorum, dedi şehir… beni kabul ettiğini, gözlerinin içinde o sıcak heyecanı… tarif edilmez duyguları, ve kabul edilmenin büyük hazzı içinde… Seni yolundan döndüren olabilir miydi? olamazdı. Bir şehrin koyu, bir annenin koynundan da güzel olabilir miydi? olamazdı… Ama oldu işte, sonsuza dek süreceğini iddia ettim, tek bir şehirde yaşama arsuzu kalktı ortadan, ve bir annenin koynu kadar sıcak. dokunmadan, hissetmeden bile sıcak..

Bu şehir beni sevdi, dedi sonra geminin kaptanı… bu şehir beni sevdi… sevdim dedi… ve o gece o kadar çok sevgi sözcükleri söylendi ki, ilk defa bunu yaşayan şair… dolma kalemi kendine batırdığını anlayamadı… Kan aktı ve sonra yine ve sonra yine… bir şehir yüzünden ölebilirdi. Her ne kadar derinlerde değildiyse de şehrin yüzü… çok okumanın ve yazmanın getirdiği entellektüel bir havada; aşkı, daha önce yaşayanları olmuş gibi bakmadı gelen yolculara… sadece sevdiği için… Canlarımm dedi, can dedi, canan dedi… kapılar…, size açtım hepsini…

O gece yazıcı bir kapıdan daha içeri giriyordu, gül tahtasından, oyukları kiraz ağacından, üzerinde ince işlemeleri olan kapıdan içeri giriyordu. “Daha önce bu kapıdan giren oldu mu?” şehir, utangaç bakışlarla olmadı dedi… Beni alır mısın peki?

Ses yoktu… incecik bilekleriyle bir el içeri buyur etti önce, kuş tüğü yastıklar ve hediyelerle donatılmıştı oda… ilk defa bunları yaşamanın, karşılıksız bir şeyler almanın tadına vardı… Evet dedi şehir, sevgimin karşılığı bunlar olamaz. Sana her şeyi, sahip olduğum her şeyi, varlığımı sana vermek istiyorum, bu şehrin hükümranı olmanı istiyorum. Yazıcı elinde divit kalemi, önce bir şeyler söylemeye çalıştı… Ama söyleyemiyordu, sonra eline kalemi aldı ve yazdı… Ben daha önce bir şehri yönetmedim, bir şehrin sadece askerliğini yaptım, beceremem…

Becerirsin efendim dedi, şeytanın ademi yarattığı için tanrıya secde etmemesi gibi kibrim yok benim, ben seni yarattığı için tanrıya secde ediyorum… Yazıcı kaldırdı onu ve bu ben ölüme yaklaştıkça azalıcak, benim için tanrıya eğilme kendin için eğil… yıllardır bugünü bekledim… seni bekledim, ben sadece yazgısı sana yazılmış bir şehir değilim,seninle ölmeyi arzulayacak bir şehirim…

Ama ben dedi yazıcı, senin zihninde çizdiğin hiç bir surete benzemem, öyle yollara girdim ki, öyle kötülükler yaptım ki insana… hiçbirini kendi arzumdan hevamdan hevesimden yapmadım… ama yaptım işte ellerim kirlendi. Tanrının istediği yoldan ayrıldım…

Hayır, sana sadece bunları yapmışsın gibi davranıldı. Eğer kötü olsan, kötülüğün kalbine bulaşması gerekirdi ve kötülüğe alışman, pişmansa insan vicdanında yaşadıklarından dolayı ızdırap varsa… o hala dönebilir…

O gece dolunay çıktı… Yazıcı şehrin kalbini bulup oraya usulca yaslandı, uyudu, ilk defa bir bebek giibi uyudu…

Ve şehir duymasa bile sesini, seni seviyorum dedi, keşke aşkı ilk önce sana verebilseydim, artık olmayacak olsa bile, aşktan daha çok seviyorum seni, o anda bağırmak istedi, bütün gücüyle haykırmak…

Kaç zamandır ilk defa böyle şeyler yazabiliyordu…

Sabahlara kadar yazmak istedi ama, mürekkebi bitti…

Üflediler söndüm…

http://www.dailymotion.com/video/xb6eze_olgun-yimyek-uflediler-sondum-kapal_music

Alınyazısı Saati….

Bütün dünya mahkûm gibi

 Yalnız sen hürsün sabah yıldızı

 Bizim zincirle bağlı her yanımız kolumuz kanadımız

 Yalnız sen özgürsün sabah yıldızı

 Güneş bile lekelenmiş

 Yerden yükselen dumanlarla

 Ay paslanmış

 Geceden sisler ve puslarla

 Yalnız sen saf lekesiz ve mâsum

 Yalnız sen tertemiz

 Gecenin eremediği

 Gündüzden önce ulaşan

 Kendi gönül sırrına

 Ve günün soluğuyla sararmayan

 Parçalanmaz aydınlık

 Ve bölünmez ışık

 Alınyazımızın tek ak noktası gibi parlayan

 Sabah yıldızı

 Bütün gece uykusuz kalsam

 Bütün ömür susuz kalsam

 Ne çıkar

 Seni görürüm mutlak

 Sabaha doğru

 Sabah namazı Senin kanatlarındır

 İnsanı götüren

 Hür ve aydınlık ufuklara doğru

 Yıldızlar çekilir

 Ve güneş erteler doğmasını

 Ve sana kalır

 Zaptedilmez öz vatan gibi Gökyüzü

 Ve sabah rüzgârı

 Hafif hafif siler Gözünde birikmiş yaşları

 Kadifeden görünmez ellerle

 Neden ağladın bu gece Ve dün gece

 Ve neden ağladın evvelki gece

 Neden söyle Sabah yıldızı

 Bırak Beyrut’a ben ağlayayım

 Altmış bin ölü verdi Daha dün Kardeş kardeşe

 Ve Irak’ın ve İran’ın Canım şehirlerine ağlayayım

 Ölen kadınlarına ve çocuklarına ağlayayım

 Avrupa’dan Rusya’dan Amerika’dan

 Kan pahasına alınmış

 Ölüm kusan silâhlarla

 Bir kalp duracaksa

 Acıdan ve ıstıraptan

 O benim kalbim olsun Senin kalbin değil Sabah yıldızı

 Ağlama ve dayan sabah yıldızı

 Kalbin durabilir sonra

 Bunca acı ve ıstırap levhası karşısında

 Oysa sen daha çok lâzımsın

 Sabah uyanan insanlara

 Tanrı’nın bütün mâsum yaratıklarına

 Gülümsemen gerek

 Hatırlatman gerek onlara

 Yüzyıllarca belki bin yıllarca

 Mâsumluğun var olduğunu

 Umut gibi ışı

 Ezan gibi uzan her sabah

 Ve rüyasına sız Uyuyan o çocuğun

 Bir kalp duracaksa O benim kalbim olsun

 Sınırları belli insan ömrünün çünkü

 Ama senin yaşını

 Ölüm saatini kim bilebilir Şanı yüce Tanrı’dan başka

 Sezai Karakoç ,Gün Doğmadan

Sigaramın dumanına sarsam…

www.dailymotion.com/video/x4ej61_ezginin-gunlugu-1980_music

Güçlü olmak…

Bugün bir dost, ne derdin var yine senin dedi… “Seni bu hale getiren tek bir şey vardır”.
Aslında insan güçsüz kaldığı noktayı başkalarına sezdirmeyecek kadar güçlü de olabilir. Bunu yapamayanlar yani hayatlarında sadece itaati bilmiş olanlar, güçsüzlüklerinde de kendini aşikar edebiliyorlar. Bu sıralar güçlü olmak ne demek bunu sorguluyorum. hayatta yapabileceğin şeylerin varlığını bilmek, kendinin ne olduğunu bilmek ya da bunu aramak, en azından arayışta olduğunu bilmek, insanı bir noktaya kadar güçlü tutuyor. Ölmek için can attığın şey o kadar basitken, oysa sen o kadar da güçlüsündür. Ama bunun farkındalığı gerekir insana. O yumuşak karnını seni vurabilecek devirebilecek, ölmeyi arzulatacak kadar basit ve anlamsız kaldığın yeri aslında kesip atmakta senin elindedir. ama garip bir duygudur bu. Sanki Tanrı insanın içindeki kibri ortaya çıkmasın diye koyduğu bir şey vardır. Her insanı güçsüz bıraktığı bir yer. Ve insan bu kadar dalgalara hatta tsunamilere açık olan bu sahilde durmayı sever ve kendine gelecek belayı özenle bekler. Hatta o limana çok güzel evler inşa eder, gül bahçeleri yapar, her köşesine ufak notlarla şehrimize hoş geldiniz, güllerin şehridir burası diyebilir. Ama belaya açıktır, güzel günlerde dahi bunları yapmanın hatta en alasını yapmanın derdindeyken an gelip yıkılacağını düşünemez. Ya o sahili terketmeli usul bir limana yerlşmelidir ya da güzelliği sadece belanın içinde aramalıdır ve her yıkılışında yeniden yapmalıdır. Sizce güç hangisidir, her seferinde yıkılan yerleri tekrar onarmak mı, yoksa limanı bırakıp kaçıp gitmek mi?
Gücü, itaati bu anlamda sorguluyorum. Gerçekten güçsüz olanlar mı itaat eder. Ya da ben güçsüz müyüm? Belki? Kendime bir neden arayıp bulamadığım, benden dışarda bir yerde aramak değil suçu, beni tek konuda olsa ve hayatın hepsi de olsa güçsüz bırakan yine benim. Sert olamadığım için, kendime gösterdiğim sertliği başkasına gösteremediğim için. Bunun bir orta yolu olmalı, nietcezhe gibi sadece gücü arzulayıp delirmekte olabilirdi. Üst insan kimliği içierisinde, hayatlarında etken olanlar ve edilgen olanlar, aşağılık insan tiplemesi. İşte burada hayatımda her şeyde etken rolü oynayamamak, bazen dünyanın çevresinde dolaşmak beni sinir ediyor. Sadece tek bir şey belki dünyayı benim tarafımda döndürebilirdi. Beni anlayan, kavrayan gönlümü bilen, bir yol arkadaşı. Bunu kibirle söylemiyorum ya da ileride bir gün güce kavuştuğum zaman, bu yazdıklarımı unutacak kadar alçak olamam. Hayatımın kendimce bir hülasası sayılabilir. Bir tecrübe diyebiliriz adına, ki bu düşünceler insanın olgunlaştığı süre içerisinde sürekli değişir, büyür. Bunun biraz da yolda oluşla alakası vardır. ben yoldan her ayrılışımda bir tokatla kendime döndürülüyorum. Hastalıkla sağlıkla, ve hepsinden kendi ufkum yettiği kadar ders almaya gayret gösteriyorum. Her şyin Allah’tan geldiğine inanıyorum. İçimdeki Allahı buldum artık, sen var mısın diye bir soru sormuyorum tanrıya, neredesin demiyorum. İsyan etmiyorum, yılmıyorum. Sabırla ve inatla hakkım olduğuna inandığım insanca yaşamak ve yaşatmak özlemini taşıyorum içimde. Erkek fikirleri kadar acımasız, kadınların siyaseti kadar mahkum, erkeğin yıkıldığı noktada yıkılıp Tanrının gösterdiği noktada yeniden doğuyorum.
Allah’ın gücüne inanıyorum, ben onun yolunda olduğum sürece bunu benden esirgemeyeceğini ama yine de başıma türlü belalar gelip, her yaşadığım sabahta yeniden doğacağımı biliyorum. İşte belki güçlü olmak, kendi tanrına itaat etmek demek.

Huzur

İnsan bir menekşeye bakıp da huzur bulur ya, bir dağa bir denize… Hep suç sendeyse, seni yakıp yıkan, ama sana da bakmayan bir nazar vardır ya, yine de huzur bulursun. Her şey gitmeni söyler, her şey üstüne gelir; olan da hayır vardır. Olan nedir diye kaç defa sorup yine kendine suç bulup ve buna rağmen yine de sen suçlu olursun ya. bu da huzurdur… Garip bilirim, ama sevdiğine yakıştıramazsın suçlu damgasını. Böyle yetişmek, kendinden önce insanı düşünmek, ve olmak, kemale ermek… Bu dünyada kemale eren var mıdır? ya da kaç defa artık oldum demişsindir. Kaç defa sevdiğini, daha doğrusu reddedilişini hak etmişsindir… Bu dünya ve daha sonrası ve ondan sonrası, iki günlük zaman ve mekan için ki bu da bize göredir, boşuna kırılıp boşuna yorulmuşsundur. Evet bilirim, kaç yangını kaç hayal kırıklığını kaç kalp kırıklığını yaşamışsndır, seninle bilinmek istemeyen sevgililer görmüşsündür… Çok sevip de sevilmeyenler görmüşsündür. İyi olan her şeydir aslında, kötü diye bir şey yoktur. Eğer bir şeyin tanrıdan geldiğine inanıyorsan bu da hayırdır der geçersin çünki Allah kötü olanı halk etmez. Sen halt yemişsindir bu da bu kadardır. Musa kısasında olduğu gibi. Eğer beden haricinde için de bir ruh taşıdığına inanıyorsan, işte bu tasavvuf erbabının söylediği tanrıdan bir parçadır. İnsan kendince küçük bir tanrıdır. Bedene hapsolduğu bedenin arzularını yerine getirdiği sürece de taş gibi hava gibi bir metadır. İşte tüm bunları bilmekte bir huzurdur. mesela bu yazının hiç bir düzeltmesini yapmadan. sağına soluna bakmadan içinden geçtiği gibi yazmakta huzurdur. her cümlede içinde birikeni anlatmak istemek, kafa karışıklığı, hayata karşı öfken, bırakıp gitme arzusu ve sanki dünyada son misyonunu yerine getirmişsin ve sadece ölmeyi bekliyorsun. bu da bir huzur. oysa hayata karşı hiç bir şey yapmadım. bir kaç başarısızlık, bir kaç yazı, bir kaç dost… Hepsi bu kadardır. Oysa içinde kurduğun gül bahçelerini hiç anlatamamışsındır. İnsanlara kendini ifade etmekte zorlanmışsındır. Haksız olanın hakkını ellerine vermişsindir. Çünki kötü tarafından değil derinlerden bir yerde kafa yürütüp binlece defa yoklamışsındır kendini. Beni yüklenebilir misin? Kalbimi yük edip sırtına alabilir misin? Bunu kimseye sormamamın yükünü, hep içime kaçan bu kuşun yükünü, binlerce defa sırtlanıp da karşılığında aldatılmaktan başka bir şey bulamamışsındır. Sen peki masum musun denildiğinde… Evet masumum, kimsenin kalbini kırmadım, kimseyi olmayacak hayaller peşinde koşturmadım, kimseye zarar vermedim ki elimden geldiğince yardım ettim diyememişsindir. Bunu kendi içinde bilip yine insanlara anlatamamakta huzurdur. Sanki bir pisliği ortaya vermişcesine senin yaptıklarını düzeltmek zorunda mıyımdır. değilsindir, kendi pisliklerini temizlemekle yükümlüdür insan. ben kendimi bilirim. yalan söylememişimdir; olandan başkası çıkmaz. Kim bilir ki bunu… beni bilen. beni bilmeyen hala da bilemeyen kimdir. belki yine ben. Of hızır, gerçekten uçurumun kenarındayım. karşımda öyle belalar duruyor ki, çekip gitmemek bu dünyadan elde değil. Sen içimdeki kuş, senin kanatlarını kırdım, seni öldürdüm, ölmedim deyip bana yeniden gülüyorsun ya benimle dalga geçer gibi. Ben zihnimdeki suçların hepsini dışımda işledim, kurnazlıklar ihtiraslar yalanlar olmadı… Yalan söylemeye kalksam aşikar eder çıkardı bu hızır. Ah bu kuş ve ah sen turna… İlk adını sana vereceğim. Biliyorum bu yazı olmadı, beni okuyan dostlar, bilirim bende olmadım, hamım hala, pişmekten meraklı bakışlarımla kendime bu dünyada dert arıyorum. Bir şarap şişesinin içini yere döküp bunu içmeyin deyip üzerinde tepindikten sonra, şişenin kırık parçalarını üzerimde gezdirip, nasıl en güzel şekilde kendimi acıtabilirim bunun derdindeyim… Yapılacak çok şey var, üzrimde kocaman bir turna, gölgesinde olmayı yine seviyorum… evvelim sen oldun ahirim sensin… belki bu da huzur:)

Duman…

İçime çekip seni, başımı döndürünce, ayaklarıma hafif bir titreme girince, dumanını Ankara’ya doğru savurunca… Anlaşılmadığımı anlayınca, ve sana sarılınca… Ama öyle inadına…
duman sen ne güzel şeysin öyle, bir gece vakti bana kendini yazdırıyorsun…
Sevdim seni ve alıştım sana, sende hoş geldin…

Münacaat, İsmet Özel…

Münacaat

Bu yaşa erdirdin beni,gençtim almadın canımı
ölmedim genç olarak ,ölmedim beni leylak
büklümlerinin içten ve dışardan
sarmaladığı günlerde
bir zamandı
heves ettim gölgemi enginde yatan
o berrak sayfada gezindirsem diye
ölmedim, bir gençlik ölümü saklı kaldı bende.
Vakti vardıysa aşkın,onu beklemeliydi
genç olmak yetmiyordu fayrap sevişmek için
halbuki aşk,başka ne olsundu hayatın mazereti
demedim dilimin ucuna gelen her ne ise
vay ki gençtim
ölümle paslanmış buldum sesimi.
Devamı »

Mutluluk…

Hiç ilaçlarla mutlu oldunuz mu? Ya da en yakınınızı kaybettiğiniz zaman ne kadar acı çektiniz, yüzünüzde aptalca bir gülümsemeyle sokaklarda anlamsız ne kadar dolaştınız. Ne eksik diye kaç defa sorupta kendinize cevap alamadınız. Bir dost eline tutunmaktan başka çareniz kalmadıysa ne yapabilirsiniz ki? Devamı »

Yol…

Rabbim, ben senin rızana kaniyim, bana dayanma gücü ver. Bugüne kadar senden gayrı ne varsa senin rızan dışında ne işlediysem, bu kelimeleri ne zamandan beri kendime put edindiysem beni affet. Ben dünyaya ne için geldiğimi bilmeden, pamuğun rüzgarda savrulması gibi, bir sonbahar yaprağının düşeceği yeri kestiemediği ve hayatta düşülebilecek en kötü yere düşdüysem, bilmeden ve istemeden… Ben sen varsın, senin sevgindendir diye çıktım bu yola, ama kalbim dayanmıyor artık. Al bu kalbi benden, acılarımı bir yürek ağrısı gibi değil de bir ilim gibi ver bana…
Bana dayanma gücü ver, bir ömür yaşama sevinci, ölüm korkularıyla korkutma beni, yaşama gücü ver. Ama ölüm de çıkmasın aklımdan, ben senin cemalini bilmek isterim, dünya malından geçtim, dünyadaki hiçbir şeye senden gayrı bağlanmak istemem, ama beni bu dünyadan da koparma… Bana dünyamı ver, eğer ağlıyorsam, kalbimdeki imandandır, eğer yüreğim yanıyorsa, bu senin aşkındadır, eğer bir başka isim geçtiyse, senin isminle müsemmadır. Kalbimin üzerinde senden gayrı Hiçbir şeyi putlaştırmama izin verme,gayrısı bana haramdır.
İçime ferahlık ver, senin hayırdır dediğini…

Parazit… Ayrılık notları.

Neden upuzun cümleler yazamadığımı anlamaya çalıştığınızı bilmiyorum ve okunduğumu da… Kalbimin üzerinde bir ağrı var, size bundan şikayet etmeyeceğim, ağlamaktan kızarmış gözlerimden de, gecelerimi uyumadığımı da inkar edeceğim. Kuş tüyü yastıklardan güllerden bahsedeceğim. Beni en azılı katil yapandan da ve aşktan da bahsetmeyeceğim, zaten şu site ve diğer yazılarım beni duymayan sizlere ne kadar yazılsa da yıllar sonra belki ben öldükten sonra kıymete binecek, ama bu da değildi ki konumuz, hiç işte, senden benden bahsedecekken, dik durmaktan dahası ne bilim işte ne arzuluyorsak iradeden sevdadan, kara sevdadan bahtsız benden…
Bugün bir kitaba başladım, yazmak delice yazmaksa, neyse ne işte.
Sarılmak…
Neyse ne!
Neyse ne ne demekse bu kitabın başında ben sen ve O olacak, bir de benim artık hiç şikayet etmeyeceğim yalnızlığım, koşup oynuyorum çocuklar gibi, atlara binip saz çalıyorum, lunaparkın en deli oyuncaklarından geçiyorum, paraşüte takılacağım zamanla, en delicesinden yüksekten belki olur da rüzgar ters döner düşer ölürüm, ya ölmezsem… Ya bu delilikle ben ölmezsem…
Bu bir günce de olmayacak, ne olacaksa olacak ben olacak bir deli olacak, yaşanmış öyküler yazacağım artık… özlenmek diliyorum kocaman, sonsuza dek özlenmek ve sevilmek…. Rab bizi yalnız bırkamasın diye yo9luma hidayet koysun da son kez bakayım.
Bu arada un, çay yanlış anlaşılmış arada virgülle
çaysızlık eşittir unçay, antinikotin gibi vesselam…
Ayrılık notları… sana bakanlar1.

Bir bahar yazısı yazmak istedim

Artık şehirlere çıkma vakti… Şiir yazmanın, ellerini cebine atıp ıslık çalmanın, şarkı söylemenin, aşık olmanın Aşk olmanın vakti. Bir umuda dayanmanın sevgilinin omzuna başını yaslayıp ağlamanın… Bir şehri olmanın… ve bir şehir olmalı insan… Bahar gibi yeniden şehirleri kurmalı. Papatyalar açmalı bahçelerinde, laleler, güller… Atalara uyarak gülle başlamalı sonra. Bilmenin değil, bilmemenin gerçekliğine inanmalı… Bilememenin değil ama… Devamı »

Mektup

Nasıl başlanır bilmem ki, küçüklerin ellerinden büyüklerin gözlerinden… Bu şekilde ilk kim başladı bunu merak ediyorum aslında, kim koydu bu kalıpları, cep telefonunun kalıp mesajları gibi geliyor, canım babama, eşime, sevdiğime, sende! Her güzelin çirkin bir tarafıyla neden uğraşıyorsun? Bir soru olabilir. Yıllardır bazen, en samimi duyguların en acemice dökülen tarafı oldu mektuplar. Nazan Bekiroğlunun hocasıyla yazdıklarını bana bırakır mı dediğim bir soruydu, beni duyar mı buradan? Aslında en güzel ben sahip çıkardım onlara… Benim de özenip, benim de beni duyun dediğim insanlarla yazıştığım, bembeyaz kağıtların üzerine mürekkepli göz yaşımı döktüğüm satırlar, yani mektuplarım. Şu an kimlerin elindeler bilmiyorum, hocalarım, arkadaşlarım, dostlarım, sevdiğim… Neden varolduklarını bilmediğim bir çok insana ulaştı, ben kıymetini bilip sandıklara taşıdım bana gelenleri, çoçukça, bir mor renge adanmış hayatımın izlerini taşıdılar, neden var olduklarını söyleyemeyeceğim bile.

Devamı »

Sonraki Sayfa »