Bir Şehir Hikayesi… (bitmeyen çocukluk çalışmaları)

-Yürümeyi severim…

- Beni beklesen?

- Ama vakit geçiyor, daha namaz var, sonra gezilecek o kadar yer var ki buralarda, sana göstermem gereken o kadar çok şey var, sen böyle yürürsen vaktimiz kalmayacak.

-Önemli olan beraber olmak değil mi, çok şey görmekten, çok hızlı yaşayıp tüketmekten korkmuyor musun hayatını? Bir daha ki sefere bakarız.

- Bir daha yok belki, hayat tek seferlik yaşama süreci, Ya elindekini tüketmeden çoğaltmayı öğrenirsin, hayata yön verirsin ya da bir rüzgarın önünde kurumuş bir yaprak gibi savrulup gidersin, hem buralar senin gördüğün gibi tek seferlik değiller, belki bakmayı daha öğrenmedin, her anında bir ayrıntı vardır, her gelişinde öğreneceğin bir çok şey…

İşte bir bahar günü, taş kaldırımlar, sokaklar, ahşap evler. Burası neresi bilmiyorum, ama sanki hayatımın ipleri kendi ellerime verilmiş, kendi yönümü kendim tayin ediyorum. Bir rüya gibi sayabiliriz. Ama bu şehrin her ayrınıtısını bir rüyada olmayacak şekilde görüyorum… Şu pencereden bakan benli kız, karşımda eski dükkanları andıran bir bakkal, önünde bisküvitler; hani şu geçmiş zamanlarda açık satılırlardı ya, işte onlardan bir kaç kutu…

-Seninle konuşmaya ne zaman başladık biz?

-ekimde olması lazım, güneşli bir gündü, bir dost buldum düşüncesiyle yaklaştım yanına, bakışların sıcak gelmişti, ama yanına yaklaştığımda meğer o bakışlar herkese açılan bir kapı değilmiş; soğuktu, üşüdüm…

-Demek öyle… Sen sanki çok mu iyiydin, herkese sıcaklık gösteren bir çocuk, yine kavga mı ediyoruz biz?

-Sanırım… Bu sefer sen başlattın ama.. Bak en başından bu şehir hikayesini sana anlatayım…

Ortaokul yılları, ben radikal takılıyorum, başörtüsü sorunu, eylemler, ablaların aağlayışları, yeni okumaya başladığım sezai karakoç, dava, Necip Fazıl… Özellikle Necip Fazıl’ı okumak bana heyecan katıyordu, tek arzum ona benzemek, hararetli konuşmalar yapmak ve bunun için hitabetimi geliştirmeye çalışmak ve “r” harfi başımın belası… O kadar ciddi meseleler arasında onu söyleyememek canımı sıkıyordu… Neden sonra bilmiyorum, yalnızlığı hissetmeye başladım, bu başıbozuk insanların arasında, 48 erkeğin sadece 4 tane kalması ve imam-haatipten kaçış… Dava diyenlerin çocukları, İmam-Hatip okuduklarında işsiz kalacaaklardı. Düşünmek yalnız kalmak, içimde onlarca şeyin büyümesine yol açtı; tek bir şey bu bütün her şeyi kapsadı beni sardı… Bu mutsuzluğun içinde bir huzur kapısı aralamak için insan neler vermez ki… Ben bu şehir hikayesini neden anlatıyorum biliyor musun? Aslında umutsuzluğumdan değil, kaybettiğim heyecanı yeniden kazanmak arzusundan… Bana benzeyen onlarca insanın içerisinden birini çıkartıp bu hülasayı yapmak… şehir şehir, köy köy, bu bize ait olan heyecanı yeniden ve yeniden devşirmek… Ya da neyse sana anlatmıyorum, senin canını da sıkmak istemem, tüm bunların seninle ne kadar doğrudan alakası olmasa bile, dolaylı yoldan bir sürüklenişti, bir dost bulma amacı…

-Hep böyle yapıyorsun, ben dinlemek isterim.

-Bu senin ya da benim kaldırabileceğimiz bir şey değil ki, eski günleri yeniden getirmek, o acıları yeniden yaşamak? Yılların bizden alıp götürdükleri tek bir kelama sığar mı ya da bir kitaba… Bende anlatmak istiyorum, o günleri yaşayıp ağlamak, duygusal heyecanlara takılıp aynı yörüngede iplerimi yine anlık olayların ellerine vermek… Bu acıları hala içimde taşıyorum ben, ama senin taşımanı istemiyorum.

-Bu acıları benim unuttuğumu zannediyorsan yanılıyorsun, belki senin gibi sadece bir rafa kaldırıp bu olaylar ne zaman başlarsa bir daha dönüp ders almak için içimde saklılar…

One Response to Bir Şehir Hikayesi… (bitmeyen çocukluk çalışmaları)

  1. Abdullah Kavaklı

    eskileri bitmemişleri şiirleri hep burda toplayacağım…

Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s