Neden yorgunsun veya neden kırgın, her şeyi senin gördüğün gibi mi sanıyorsun, zahirde olan beş duyu…
Kim suçlu, geceleri rahat uykusunda uyuyanlar mı? Aptal mutlular mı, yoksa mutsuzlar mı, bir düşü kavrayarak içini açtığın dünyanın toz pembe olmadığını herkes biliyor ya da asıl suçlularla suçsuzların aynı kefede yargılandığı mahkemelerde gün gibi açık, yargılayanlarla yargılananlar arasındaki adalet pembe hayallere kapalı. Kim demiş şiir gibi yaşanmaz diye hayat, kim demiş şairler yalancı, Leyla ve Mecnunla, Bukowski’nin hayaleti(hikayeleri) anlaşılabilir mi? Hangi çırak ustasına işinin inceliklerini öğretebilir. Ey ben, gönlümden geçenlere pislik bulaştırabilir misin? Bana yazmayı öğretebilir misin?
Ne yazmak kaldı ne yalancı toz pembe hikayeler kurup yaşamak, mutluyum ama mutsuzluğu özleyecek kadar. İnsan ne istediğini bilmez ya, dertlidir ama ne derdi olduğunu bilmeden dağ bayır gezer ya. Öyle çekilmek istedim inzivaya, dağlar taşlar öğrenciler ve kuşlar. Umutların bağlandığı noktada bana tek biz sözle yardım et ki sana bu cümleyi açabileyim. Senin bilmediğin sırlarını ifşa edebileyim. Ben ne yazdım dediğin anda sana kelimelerin aslında senin bilmediğin gibi olduğunu söyleyebileyim. Sen nefreti ve öfkeyi hatırla bense sana şiirlerden şarkılardan bahsedebileyim. Ey ben, bu çıkmazlarla senin işin yok, bu hikayeyle de işin yok. Senin yazabileceğin öyle güzel hikayeler varken, hatırladıkların sadece bir kalp ağrısı, yoksa bu kirlenmişlikse, ellerin karaysa ne kadar suçluysan, sonunu düşündüğün şeyin doğruluğu kadar suçlusun, yoksa kaf dağının ardında kırk satır mı, kırk katır mı bunun sırrına ermek, hikaye kahramanlarının ellerinden geçer. Sen sadece bir düşe inandığın için, bu yargılanma sürecinin içindesin… Oysa bu inziva hayatı, bu kaldığın süre içerisinde unutmayacaksın, hiçbir şeyi unutmadan sırların sırrına vakıf olacaksın, ayine-i mücellada nihan olduğun vakit temiz kalacaksın, ama sen blmezsin ki ey ben, en pak halinle bir aynaya bakmayı. Hiç olmak dediğinde kendinle dalga geçtiğin günleri unutmuş olmalısın, ya da bir hikaye yazacağım ve inandığım gibi yaşayacağım dediğin vakit o hikayeye de inanmamıştın.
Ey ben sadece sana öfke duymuyorum, bir bilgenin neden Tanrıya isyan edemiyoruz dediğinde bir hoca çıkıp da, sen eşref-i mahlukatsın dediğinde, “bunu benim olmak istediğimi kim söyleyebilir, şeref eğer sorumluluksa, insan cahilliğinden bu sorumluluğu almışsa, nasıl ve neden biz isyan etmiyoruz.” Evet mutlu olacak kadar özgür değiliz, ölüm varsa bu dünyada zulüm var diyen türküdeki gibi, insanın kendi kendine Tanrının eliyle ettiği bir zulümle karşı karşıyayız. Acı çekmekten zevk alıyorum diyen bir delinin bütün çelişkilerini yaşıyoruz.
Ey ben sana kelimeleri ben öğrettim. Ben verdim ki sen yazmak nedir bilmezdin, sen gönlünü okumak nedir bilmezdin…
Sayfalar
-
Son Yazılar
-
Son Yorumlar
- Sezai Karakoç, Aşk ve Monna Rosa için mami
- Sen kimsin? için fatih
- Okunmamak için endulusluadil
- Bir Şehir Hikayesi… (bitmeyen çocukluk çalışmaları) için Abdullah Kavaklı
bağlantılar
Arşivler
-
kaçıncı
- 8,190 ..
Kategoriler
Meta
Etiketler
Kategoriler
Kategori Bulutu
-
Top Clicks
-
Popüler Yazılar
-
Flickr Photos



More Photos -
Yazarlar