04.10.09
Soba…
Ocak sönüyor, ateş kül oluyor.
Annenin saçları beyaz,
Anne saçlarını yoluyor.
Ateşin içinde gül açar, servi büyür, ardıç büyür, çocuk büyür.
Ocak sönüyor, ateş kül oluyor,
Anne ruhunda ruhuma eğiliyor…
(Sezai Karakoç Pişmanlık ve Çileler-3, 1952, Güz)
Dışarıdan geldim, ayaklarımı ısıtayım, sobaya yapıştırdım ayaklarımı; bir daha çıkartamadım, çoraplarım yanmış. Sobanın yakıp yakmadığını dokunarak öğrenenlerdenim muhakkak. Sonra sobanın üstünde su kaynıyor, benim ruhumda ateşin ışığıyla su kaynatıyor olmalı, kestane, ayva var daha sırada, elektirikler gidince, sobadan yayılan ışık canavara benziyor, benim çocuğum doyasıya ısınmak ne demek bilmiyor ya da doyasıya üşümek yorganın altına sığınmak? Sobanın küllerini döküp, sabah ilk iş yeni odunlar koymak, talaş yakmak, daha doğrusu soba nasıl yakılır bilmiyor. Ben biliyorum, kolay olan daha kolay geliyor, zor olan daha sevimli, Soba yanıyor, üzerinde su kaynıyor, benim ruhumda su kaynatıyor olmalı… Kaynayan sudan biraz alıp abdest almaya gidiyorum. Bir maksadımız varsa, kaynayan ruhumuza dem olmak… Dedem abdest için su konulmazsa sobanın üstüne evdeki kadınlara çekermiş fırçayı, her seferinde de su konulmuyor, ama su koyveriyorlar her seferinde… Bir de kuzine var tabi ki, ekmek pişiyor, ekmeği sıcak sıcak bölüp yiyorsun. Üzerinde yemeğin tadı bir ayrı güzel oluyor, tüpe de gerek yok. Sonra sokaklarda gece kömür kokusu oluyor, pencere açılmıyor… Açma pencereyi kömür kokusu eve doluyor, benim ruhuma dolan nedir? Kömür kokusu biraz is, camilerde soba yanıyor, çiniler is olmasın diye odalar kuruluyor…
Herkesin kendince bir soba hikayesi vardır, şu doğalgaz büyük şehirleri sarmadan önce… Mesela ben küçükken biz düşmeyelim sobaya diye kenarlarında bir sıra odunlar vardı, babam ilk kumandalı televizyonumuzun kumandasını sobanın üstünde unutupup yakmıştı. Sonra senelerce kumandamız olmadı tabi. Elimi kaç defa yaktığımı sobada hatırlamıyorum, ama kesinlikle kaç defa yandığını biliyorum. Sonra sobaya bakıp canavar hikayeleri uydurmak, sobayı ejderhaya benzetmek gibi onlarca düşüm olduğunu da hatırlıyorum, hatta bir gece sobanın canavar olup benim peşime düştüğü bir rüya görmüştüm. Çizgi filimlerin baş köşelerinde de yutan kocaman ızgaralı ağzıyla korkunç bir şey olarak gösteriliyordu soba… Ve kestanelerin en güzel sobanın üstünde piştiğini de biliriz. Sonra ayva kızartıldığını… kar yağmış hava o kadar soğuk ki, dışarıda don tutmuş ellerinle eve girer girmez sobanın üstüne koyunca o sıcaklığı hissetmek ne güzeldir, bana kalorifer petekleri soba kadar kelime sağlamıyor ya da soba kadar anlamlı gelmiyor. Zorluklarının kirliliğinin olduğu bir gerçek, ama soba en zenginin bile bir gariban tarafını anlatıyor. Dahası kömürün karalığında hayatın bir sürü engellerini, ısınmak ihtiyacını, nefsi Allah’ı ve hatta kızıllığında cehennemi hatırlatan bir sürü şeyi barındırıyor, kalorifer petekleri sadece modern yaşamı simgeliyor diyebiliriz. Ya da eski, hayalini kafamızda kurup o günlerin daha zor ama daha sevilesi yani geçmişle kurduğumuz bir bağ olduğu için de seviyor olabiliriz. Çünkü insanın içindeki geçmişi sevme duygusu yeni olanı hemen benimseyememe gibi onlarca durumdan dolayı var ve belki petekler kalkınca soba yerine petekleri özleyeceğiz ve belki gelecek zamanda soğuğu… Sobanın hikayelere konu olan kısmından çok ya da insanın geçmişe duyduğu özlemden çok, içindeki ateşten korkan insanın, her an zehirlenme duygusuyla dalınan uykuların, lodosun, poyrazın, sobanın içindeki küllerin, bacaların, ve sobaya dair kurulan onlarca kelimenin yavaş yavaş kalkması bir hüzün… Bu hüzün hala bir çok ailenin barındırdığı bir şey de olsa, biz insanlar korktuğumuz şeyi seviyor olmalıyız.
Sobayı özlemeyeniniz var mı?



ahmet hoca demiş,
Ekim 11, 2009 6:56
fevkalade bir yazı olmuş soba üzerine,aldı götürdü şimdi..
Abdullah Kavaklı demiş,
Kasım 12, 2009 6:03
teşekkür ederim…