Bir tuhaf hikaye…
“Gam deler gam zedeler
Sinem hakkak delemez
Delerse gamze deler…”
Her insanın gönlünde kocaman bir kütüphane vardır, kimi tozlu raflar arasında kara ciltli kitaplar barındırır, kiminin beyaz sayfaları, kiminin karmakarışık notları, insanlar hakkında yazdığı yazılar ve okunmuş, okunmamış mektupları vardır.
Kocaman bir salon, etrafında kitaplar, dolaplar, antika eşyalar, ortada küçük bir masa ve sandalye… Cafer bey yine bir araştırma yapıyor olmalı, ortalığın karışıklığına bakılırsa yine bir şeylerin derinliklerine dalmış, aklından tam olarak neler geçiyor, neyin hayalini kuruyor bunu bilemem. -bir hikayeci zaten kahramanının aklından her geçeni aşikar etmemeli- Arasıra pala bıyıklarının kenarını kıvırmasından ya da kafasını kaşımasından zihninden geçenlerin bir kısmını yine de tahmin edebilirsiniz, eğer peşpeşe üç kez pala bıyığını kıvırıyorsa yeni bir hesaplama yapmış, kel kafasını kaşıyorsa bir parça eşyadan yine onlarca hikaye çıkarmış demektir, masasının üzerindeki deftere aldığı notlardan da ayrıntılarını görebilirsiniz.
“Ne kadar daha yaşayabilirim?” altında bir sürü hesaplamalar, günlük alması gereken kaloriler, yemek seçeneklerine kadar her şeyi yazmış… O hesaplarını yapadursun, bana daha ilginç gelen notlarından size bir kaç kesit sunayım. Şu tozlu rafların ikinci sırasında olmalı, -bu adam ne kadar dağınık-,
-of.. buraya koymuştum önceki sefer, yine nereye kaldırdı kimbilir? Tamam tamam şu karşıdaki olmalı..
Hayvanlar ve insanlar üzerine notlar:
Bir dananın “mö”leme ses yüksekliği 16 desibel, bizim çaycı nurinin kulağımın dibinde çayy diye bağırması da 16 desibel. İnsanın duyma eşiği0-20 desibel arası. Sütçü Nuri’nin “süt” diye bağırması da 16 desibel, acı duyma eşiği 100 desibel ve üstü ise, çaycı nuri hayatında dana beslemiş olabilir mi? Evet kahveyi açmadan önce çobanlık yapmış, demek ki insan beslediği hayvandan bir çok yönden etkileniyor, bir süre sonra birbirlerine uyum sağlıyorlar, ineğe “oha” derken mesela hayvanın böğürme eşiğine yakın bir ses çıkıyor ya da kediye pisi pisi derken, kedinin miyavlama ses yüksekliğine yakın bir ses…
Tabi burada okunacak bir çok şey var ama, benim daha çok sevdiğim notları, herhangi bir eşya üzerinden çıkardığı, mesela bir sandalyeden bahsederken, üzerinde kimlerin oturabileceğinden tut, ne işlere yaradığını, yapan ustanın nasıl yaptığına kadar…
beyaz mercedes:
İçine 10 koyun sığabilir bunu geçen kurban bayramında da gördük, gerçi o zaman tek koyun atmışlardı arabaya ama, 10 koyunun sığmaması için hiç bir sebep yoktur, arka koltuğu kaldırıp bagaja da bir delik açtım mı sorun çözülmüş olur, tabi başka yöntemleri de vardır, eğer aracı binek halden kamyonete çevirtirsen halkın zekasına bir payda da sen eklemiş olursun, Samsun Çarşambasında kamyonun otobüse çevrilmesi gibi, hatta son zamanlarda abs gibi yeni arablarada bulunan fonsiyonlarda takılıyormuş…
Her şeyden önce bu arabanın yaşını bilmek istiyorsak boyasına klorlama tekniği ile yapılan denemelerden bulabiliriz, klorlama tekniği arabada bulunan pas lekelerinin çokluğuna bakılarak ve üzerine klorlu su akıtalarak pası ne kadar çoğalttığı ölçülür, bi lekenin yüzde derecesinden çıkarılır “pas oranını yüzde yirmi artırmıştır, o zaman yirmi yaşındadır, hiç artırmamıştır, hata payını da alırsak o zaman sıfır gibidir ve bu tekniğe göre bu araba 33 yaşında olmalı, ayrıca bu modellerde, önündeki lambanın dik olması mercedesin saçma bi şekilde bunları yana indirdiği 80’li yıllardan önce olduğunun kanıtıdır, camlarının otomatik olmaması ve tornavida gibi delici aletlerin camın kenarına sıkıştırılarak camın açılmasının engellenmesi de 1967’yi hatırlatır, o sene çıkan arabalar için hatta “ileriki yaşlarda bunların cam motoru bir 20 yıl sonra bozulur biz buna en iyisi tornavida için bir yer açalım diyerek” kenarlarında delik yapılmıştır, inanmayanlar 67 model bir mercedesin camlarının kenarına bakabilirler. 10 seneöncesinde garajdan çıkarken komşum halil bey, büyüdüğünü anlayamadığı çam ağacına (artık kaç senede bir çıkarıyorsa arabayı, kurbandan kurbana) aracın sağ tarafından vurması somucu aracın çamurluğunun değiştirilmesine sebep olmuş bunun yanında altına da çürümesin diye o yıllarda zift attırmıştır. Önceki gün yanımdan geçtiğinde de içinde bulunan kesik süt kokusu -bir rivayete göre kış günü İstanbul’a halil bey daha pahalı satarım düşüncesiyle pazara aracın içinde koyun götürürken, tünelden koyunlarla geçmenin polis tarafından hoş karşılanmayacağını düşünerek geçmeyip, hem de sırf heyecan olsun diye bolu dağına beyaz mercedesiyle tırmanıp yolda bazı tırlarla beraber kalınca içindeki bulunan koyunlara sarılarak, tır şöförlerini de yanına alarak ıssınmaya çalıştığı ve o koyunların etinden sütünden faydalanmak üzere hayatta kaldığı bir şehir efsanesi olarak anlatılagelmektedir- ama benim duyduğum kokunun bu kokuyla alakası yok (diikat edin “–“ içinde) muhtemelen köyden gelirken içine süt dökülmüş olmalı ki siz sakın arabanıza süt dökmeyin…
Neyse sayın okuyucu, daha yazılacak anlatılacak çok hikayesi var cafer beyin ama, bu albinonun sahipleri yeter artık, bir cafer bey tutturdun tüm dergiyi onunla dolduracaksın diyor, gelecek sayıya bir sürü notuyla devam edeceğiz….