Okunmamak

Evet ya çoktandır okunmuyorum düşmüşüm, ben yazmayı unuttum sanırım ya da adım bir yerlerde geçmiyor, fildişi kuleye çekildim dünya, tek tesellim kağıtlardır.
Evet okunmuyorum ama yine ben aynı ben, neyin peşinde yürüyorum bilmiyorum. Okunmuyorum çünki okumuyorum, kitaplar yoldaşım değil, uzaktan bakıyorlar bana öyle kafam bir kitabın derinliğinden öte, iki bilgi üzerine tak tak..
Evet okunmuyorum, eskiden şiir ezberlerdim, bakardım öyle sokaklara, adı bile yok diye dergi çıkardılar, bense okunmuyorum, adım bile yok belki, anlamsızım…
Evet okunmuyorum, çünki ne yazdığımı bilmiyorum. ne yazıyorum ben aşk mı sevda mı?
yok hayır olamaz… sonsuzluğa bir çizgi çekmenin peşindeyim…
Okunmuyorum, .çünki hakikati yazacak parmaklarım yok benim…

Hattatın kağıdı

Hürrem, Kanuni’ye yazdığı meşhur mektupta, Lokman suresinin 27. ayetini telmihen “Ağaçlar kalem denizler mürekkep olsa” aşkını ifadeye yetmeyeceğinden söz eder.
Lâkin kalem ve mürekkep yetmez yazmak için. Beyân-ı hale bir de kâğıt, hiç olmazsa üzerine yazılacak bir satıh lazımdır. Continue reading

Bir Şehir Hikayesi… (bitmeyen çocukluk çalışmaları)

-Yürümeyi severim…

- Beni beklesen?

- Ama vakit geçiyor, daha namaz var, sonra gezilecek o kadar yer var ki buralarda, sana göstermem gereken o kadar çok şey var, sen böyle yürürsen vaktimiz kalmayacak. Continue reading

Neden yorgunsun veya neden kırgın, her şeyi senin gördüğün gibi mi sanıyorsun, zahirde olan beş duyu…
Kim suçlu, geceleri rahat uykusunda uyuyanlar mı? Aptal mutlular mı, yoksa mutsuzlar mı, bir düşü kavrayarak içini açtığın dünyanın toz pembe olmadığını herkes biliyor ya da asıl suçlularla suçsuzların aynı kefede yargılandığı mahkemelerde gün gibi açık, yargılayanlarla yargılananlar arasındaki adalet pembe hayallere kapalı. Kim demiş şiir gibi yaşanmaz diye hayat, kim demiş şairler yalancı, Leyla ve Mecnunla, Bukowski’nin hayaleti(hikayeleri) anlaşılabilir mi? Hangi çırak ustasına işinin inceliklerini öğretebilir. Ey ben, gönlümden geçenlere pislik bulaştırabilir misin? Bana yazmayı öğretebilir misin?
Ne yazmak kaldı ne yalancı toz pembe hikayeler kurup yaşamak, mutluyum ama mutsuzluğu özleyecek kadar. İnsan ne istediğini bilmez ya, dertlidir ama ne derdi olduğunu bilmeden dağ bayır gezer ya. Öyle çekilmek istedim inzivaya, dağlar taşlar öğrenciler ve kuşlar. Umutların bağlandığı noktada bana tek biz sözle yardım et ki sana bu cümleyi açabileyim. Senin bilmediğin sırlarını ifşa edebileyim. Ben ne yazdım dediğin anda sana kelimelerin aslında senin bilmediğin gibi olduğunu söyleyebileyim. Sen nefreti ve öfkeyi hatırla bense sana şiirlerden şarkılardan bahsedebileyim. Ey ben, bu çıkmazlarla senin işin yok, bu hikayeyle de işin yok. Senin yazabileceğin öyle güzel hikayeler varken, hatırladıkların sadece bir kalp ağrısı, yoksa bu kirlenmişlikse, ellerin karaysa ne kadar suçluysan, sonunu düşündüğün şeyin doğruluğu kadar suçlusun, yoksa kaf dağının ardında kırk satır mı, kırk katır mı bunun sırrına ermek, hikaye kahramanlarının ellerinden geçer. Sen sadece bir düşe inandığın için, bu yargılanma sürecinin içindesin… Oysa bu inziva hayatı, bu kaldığın süre içerisinde unutmayacaksın, hiçbir şeyi unutmadan sırların sırrına vakıf olacaksın, ayine-i mücellada nihan olduğun vakit temiz kalacaksın, ama sen blmezsin ki ey ben, en pak halinle bir aynaya bakmayı. Hiç olmak dediğinde kendinle dalga geçtiğin günleri unutmuş olmalısın, ya da bir hikaye yazacağım ve inandığım gibi yaşayacağım dediğin vakit o hikayeye de inanmamıştın.
Ey ben sadece sana öfke duymuyorum, bir bilgenin neden Tanrıya isyan edemiyoruz dediğinde bir hoca çıkıp da, sen eşref-i mahlukatsın dediğinde, “bunu benim olmak istediğimi kim söyleyebilir, şeref eğer sorumluluksa, insan cahilliğinden bu sorumluluğu almışsa, nasıl ve neden biz isyan etmiyoruz.” Evet mutlu olacak kadar özgür değiliz, ölüm varsa bu dünyada zulüm var diyen türküdeki gibi, insanın kendi kendine Tanrının eliyle ettiği bir zulümle karşı karşıyayız. Acı çekmekten zevk alıyorum diyen bir delinin bütün çelişkilerini yaşıyoruz.
Ey ben sana kelimeleri ben öğrettim. Ben verdim ki sen yazmak nedir bilmezdin, sen gönlünü okumak nedir bilmezdin…

Gülay Sevdiğim şarkılar

İstanbul ağlıyor

ahirim sensin
bahçada yeşil çınar

Sevdiğim Ahmet Kaya şarkıları

İsimlerin üzerine tıklayınız dinlemek için…
Yüreğim kanıyor
Yakarım geceleri
Söyle yağmur söyle
Benden selam söyleyin
Bir de sen gitme
Bize ne oldu
Hiçbirşeyimsin
Biraz da sen ağla
Kendine iyi bak
Ay gidiyor

Sevgi kuş gibidir dedi bir eski zaman piri, ellerinden bırakırsan, kafesinden çıkarırsan kaçınca bir daha geri dönmez belki, avuçlarına alıp bir yavru kuşu tutar gibi, sıkmadan, ama onu her şeyden koruyarak tutacaksın. Doğru söyledi eski zaman piri ama avuçlarım, sevgimin sıcaklığından çok, onu bulmanın sevinciyle ateşlendi.
Yazıcının, artık kaybedeceği bir şey yoktu; en güzelin peşine düştüğünde herhangi bir şeye ihtiyacı da yoktu. Acılarıyla kabuğuna çekildiğinde, elinde bir kaç defter, bir yüzük kalmıştı. Bütün eski zamanların pirleriyle konuştu. Son bir müzik dedi, son bir şiir dedi, son bir defter son bir hikaye. Hikayeyi yazdı ama, yayınlayacak cesareti kalmamıştı artık, sayfalarca hikayeyi tek tek, bir sigara bir kağıt şeklinde yaktı; bütün köylere, bütün ülkelere vadettiği, bulutlar ülkesinin padişahının kızına dahi, bu hikayeyi yollayamayacaktı, tüm emeğini bir gecede, bir sigara bir kağıt şeklinde yaktı. Vadettiği hikayeyi tekrar hatırlamamak üzere küllere gark etti. Olacaksa bir sevgili, bu hikayeyi hak etmeliydi; benim cismim için değil, benim gönlümün kelimelerini okuyabilecek kabiliyette olmalıydı; o zaman bu hikayenin bir anlamı olabilirdi.
Aşıkın hali kötüdür dedi eski zaman piri, o diğerlerine benzemez, onun küfür ettiğini görürsün o imandadır, onun öldüğünü görürsün o yaşıyordur. Onda bir bütünlük aramayacaksın, aşkın haliyle mantık kabiliyeti bozulmuş, kelimelerin zahirinden çok manasında kavrulmuştur. Güçlü bir ateşe bir bardak su etki eder mi dedi. İyi dedi güzel dedi ancak, maşuk aşıkın halinden anlar mı?
Sonra uzaklardan yazıcı o son müziği de duydu:
bab-ı ihsanından mürüvvet eyle mürüvvet eyle
karıştırma her bir eşyaya beni
bakma isyanıma dost dost merhamet eyle
ulaştır menzili a’laya beni beni
beni beni beni beni sultanım beni beni
ulaştır menzili a’laya beni beni dost beni beni

kün buyurdun her eşyayı yetirdin yali yetirdin
mevcudatı kemaline getirdin
yaptın arş’ı kürş’ü çıktın oturtun
düşürdün dünyayı dost dost
kavgaya beni beni dost beni beni

beni beni beni beni sultanım beni beni
düşürdün kavgaya beni beni dost beni beni

dertli’ye tükenmez nice dert verdin ala dert verdin
ne çekmeğe sabır sabır ne gayret verdin
ne saltanat verdin ne devlet verdin verdin
ya niçin getirdin dost dost
dünyaya beni beni dost beni beni

beni beni beni beni sevdiğim beni beni
çok şükür bir dara dost dost yitirdin beni beni

Anladı ki kalbi dayanmıyor; kalemi bıraktı yine… eski zaman pirini hikaye yazmak için çağırmıştı, ama onu da öldürdü.

Sezai Karakoç, Aşk ve Monna Rosa

İçindekiler:

1.Önsöz………………………………………………………………………………………………………….2

I. BÖLÜM

1.Sevgi Üzerine………………………………………………………………………………………………4

2.Psikoloji ve Sevgi………………………………………………………………………………………..6

3.İlahi Aşk…………………………………………………………………………………………………….7

II.BÖLÜM

1.Sezai Karakoç Üzerine………………………………………………………………………………..9

a)Kısa Biyografi………………………………………………………………………………….9

b)Sanatı Üzerine Bir Derleme…………………………………………………………….11

c)Karakoç Şiirinin Yapısı………………………………………………………………….14

III.BÖLÜM

  1. 1. Aşk ve Monna Rosa…………………………………………………………………………..16

Sonuç…………………………………………………………………………………………………………..27

Bibliyografya……………………………………………………………………………………………….28 Continue reading

Bir tuhaf hikaye…

Bir tuhaf hikaye…

“Gam deler gam zedeler

Sinem hakkak delemez

Delerse gamze deler…”

Her insanın gönlünde kocaman bir kütüphane vardır, kimi tozlu raflar arasında kara ciltli kitaplar barındırır, kiminin beyaz sayfaları, kiminin karmakarışık notları, insanlar hakkında yazdığı yazılar ve okunmuş, okunmamış mektupları vardır.

Kocaman bir salon, etrafında kitaplar, dolaplar, antika eşyalar, ortada küçük bir masa ve sandalye… Cafer bey yine bir araştırma yapıyor olmalı, ortalığın karışıklığına bakılırsa yine bir şeylerin derinliklerine dalmış, aklından tam olarak neler geçiyor, neyin hayalini kuruyor bunu bilemem. -bir hikayeci zaten kahramanının aklından her geçeni aşikar etmemeli- Arasıra pala bıyıklarının kenarını kıvırmasından ya da kafasını kaşımasından zihninden geçenlerin bir kısmını yine de  tahmin edebilirsiniz, eğer peşpeşe üç kez pala bıyığını kıvırıyorsa yeni bir hesaplama yapmış, kel kafasını kaşıyorsa bir parça eşyadan yine onlarca hikaye çıkarmış demektir, masasının üzerindeki deftere aldığı notlardan da ayrıntılarını görebilirsiniz.

“Ne kadar daha yaşayabilirim?” altında bir sürü hesaplamalar, günlük alması gereken kaloriler, yemek seçeneklerine kadar her şeyi yazmış… O hesaplarını yapadursun, bana daha ilginç gelen notlarından size bir kaç kesit sunayım. Şu tozlu rafların ikinci sırasında olmalı, -bu adam ne kadar dağınık-,

-of.. buraya koymuştum önceki sefer, yine nereye kaldırdı kimbilir? Tamam tamam şu karşıdaki olmalı..

Hayvanlar ve insanlar üzerine notlar:

Bir dananın “mö”leme ses yüksekliği 16 desibel, bizim çaycı nurinin kulağımın dibinde çayy diye bağırması da 16 desibel. İnsanın duyma eşiği0-20 desibel arası. Sütçü Nuri’nin  “süt” diye bağırması da 16 desibel, acı duyma eşiği 100 desibel  ve üstü ise, çaycı nuri hayatında dana beslemiş olabilir mi? Evet kahveyi açmadan önce çobanlık yapmış, demek ki insan beslediği hayvandan bir çok yönden etkileniyor, bir süre sonra birbirlerine uyum sağlıyorlar, ineğe “oha” derken mesela hayvanın böğürme eşiğine yakın bir ses çıkıyor ya da kediye pisi pisi derken, kedinin miyavlama ses yüksekliğine yakın bir ses…

Tabi burada okunacak bir çok şey var ama, benim daha çok sevdiğim notları, herhangi bir eşya üzerinden çıkardığı, mesela bir sandalyeden bahsederken, üzerinde kimlerin oturabileceğinden tut, ne işlere yaradığını, yapan ustanın nasıl yaptığına kadar…

beyaz mercedes:

İçine 10 koyun sığabilir bunu geçen kurban bayramında da gördük, gerçi o zaman tek koyun atmışlardı arabaya ama, 10 koyunun sığmaması için hiç bir sebep yoktur, arka koltuğu kaldırıp bagaja da bir delik açtım mı sorun çözülmüş olur, tabi başka yöntemleri de vardır, eğer aracı binek halden kamyonete çevirtirsen halkın zekasına bir payda da sen eklemiş olursun, Samsun Çarşambasında kamyonun otobüse çevrilmesi gibi, hatta son zamanlarda abs gibi yeni arablarada bulunan fonsiyonlarda takılıyormuş…

Her şeyden önce bu arabanın yaşını bilmek istiyorsak boyasına klorlama tekniği ile yapılan denemelerden bulabiliriz, klorlama tekniği arabada bulunan pas lekelerinin çokluğuna bakılarak ve üzerine klorlu su akıtalarak pası ne kadar çoğalttığı ölçülür, bi lekenin yüzde derecesinden çıkarılır “pas oranını yüzde yirmi artırmıştır, o zaman yirmi yaşındadır, hiç artırmamıştır, hata payını da alırsak o zaman sıfır gibidir ve bu tekniğe göre bu araba 33 yaşında olmalı, ayrıca bu modellerde, önündeki lambanın dik olması mercedesin saçma bi şekilde bunları yana indirdiği 80’li yıllardan önce olduğunun kanıtıdır, camlarının otomatik olmaması ve tornavida gibi delici aletlerin camın kenarına sıkıştırılarak camın açılmasının engellenmesi de 1967’yi hatırlatır, o sene çıkan arabalar için hatta “ileriki yaşlarda bunların cam motoru bir 20 yıl sonra bozulur biz buna en iyisi tornavida için bir yer açalım diyerek” kenarlarında delik yapılmıştır, inanmayanlar 67 model bir mercedesin camlarının kenarına bakabilirler. 10 seneöncesinde garajdan çıkarken komşum halil bey, büyüdüğünü anlayamadığı çam ağacına (artık kaç senede bir çıkarıyorsa arabayı, kurbandan kurbana) aracın sağ tarafından vurması somucu aracın çamurluğunun değiştirilmesine sebep olmuş bunun yanında altına da çürümesin diye o yıllarda zift attırmıştır. Önceki gün yanımdan geçtiğinde de içinde bulunan kesik süt kokusu  -bir rivayete göre kış günü İstanbul’a halil bey daha pahalı satarım düşüncesiyle pazara aracın içinde koyun götürürken, tünelden koyunlarla geçmenin polis tarafından hoş karşılanmayacağını düşünerek geçmeyip, hem de sırf heyecan olsun diye bolu dağına beyaz mercedesiyle tırmanıp yolda bazı tırlarla beraber kalınca içindeki bulunan koyunlara sarılarak, tır şöförlerini de yanına alarak ıssınmaya çalıştığı ve o koyunların etinden sütünden faydalanmak üzere hayatta kaldığı bir şehir efsanesi olarak anlatılagelmektedir- ama benim duyduğum kokunun bu kokuyla alakası yok (diikat edin “–“ içinde) muhtemelen köyden gelirken içine süt dökülmüş olmalı ki siz sakın arabanıza süt dökmeyin…

Neyse sayın okuyucu, daha yazılacak anlatılacak çok hikayesi var cafer beyin ama, bu albinonun sahipleri yeter artık, bir cafer bey tutturdun tüm dergiyi onunla dolduracaksın diyor, gelecek sayıya bir sürü notuyla devam edeceğiz….

Yaşamak…

Bir deli hülya sarmışsa seni ve bir sigara dumanında yaşamaya çalışıyorsan, yol yol olup gidiyorsa amasyaya samsuna, şimdiki aşklardan bir şey anlamıyorsan ve yine de yaşıyorsun. Bilirim hangi tezgahtan çıktı bu yeni dokuma halılar. Bilirim aslında bu kararsızlık zihninden geçenler seni yine sorduruyorsa bana. bilirim bu eski aşklardan kalma dolunay sefası ve sabah yıldızı bir masumiyetten daha çok bir yalanı barındırıyorsa, yine de yaşıyorsun demektir. Bir kış akşamı kar yağar çocuk uyur, anne ölür.

Bilirim bu deli rüzgarlar beni okutmasada sana, sen yanlızları oynasanda… bu rol üzerine çok yakışsada yakışmasada ben bir şiir yazdım sevgilim… Gülhane parkında sarışın bir erkek çocuğu kucaklarda, biri resim çeker bir sevgili ölür, bir sevgili uyanır öylece. Bilirim yorgunluk öyle her daim yaşanmaz sokaklarda…

siz bilmiyorsunuz ki ben her geçen gün ölüyorum… Şu an şu dakika ve şu saatte kalbime batırdığım kalemin esiri, kalemin ölümüyüm… Bir araba çarpmış, biri köprü altında bıçaklanmış, biri ben işte, öylece istiklalin ortasında kalakalmışım. Depresyonlar çocuk oyuncağı, yatıştırıcılar birer isim…

Sevgilim kaç şiir daha geçer içimden kaç hüzün daha, oysa ben sadece diye başladığım cümlelerde kaldım. Kalemin hatırına sende kaldım. şimdi kalemim de kalmadıysa öyle geçmiyorsa la vie en rose, artık bir şarkı değilse, güllerin efendisi bir çift yeşil değilse de bir çift yeşildir yine kalbimin en derin yerinde… eski aşkın yenilikleriyle yaşıyorum. eski aşklardan kalma şiirlerle şarkılarla. hiç bir zaman ihaneti barındırmayam zihnim binlerce düşüncenin iç geçirmesiyle, yolculukların en tenha yerlerinde, bir şey ki bir şeyin üzerinde. İnsan ziihni yanlışa mübtelaymış.

Ayrılık notları… 2.2

“Ve yalnızlık bir sigara külü kadar yalnızlık

Ve toprağın rüyaya yılan gibi girişi

Sana da monna rosa taş bebeği bıraktık

Elerinde kılçıklı balıkların bir dişi

Senin hatıran kadar büyük yeni karanlık

Senin hatıran kadar Allah ve Şeytan işi”

Özledim, çok özledim, vücudun nikotine alışması kadar özledim, şimdi evde çocuklar yaramazlıklar yaparken, gürültülerle doldururlarken evinin içini, tek başına kalmanın hüznünü yaşıyorum, kaç insanı daha gömeceğim toprağa ve ben artık ne zaman gireceğim. Yine yalnızım sevgilim, senin hatıralarınla başlıyor yalnızlık, aldığın gümüş yüzük, eldiven ve hayalin böyle tam karşımda, senin için bir şeyler yapamamanın, gitmeni engelleyememenin acısını yaşıyorum. Of keşke bu engelleri koyulmasaydı araya…

Yine geceleri kahve koyuyorum ocağa, sabahlara kadar beni ayakta tutuyor, artık daha az uyuyor daha az yiyorum, sigarayı günde iki pakete çıkardım, delilik bu diyor arkadaşlar, haramdır, ölüyorsun diyorlar, intihar diyorlar. gidişin ölüm değildi sanki. Sonra çocukları maça götürüyorum arasıra, kadıköyde o heyacanı yaşamakta güzel oluyormuş, 90 dakika unutuyorum seni, küfürler ediyorum. Sonra sessizce köşeme çekilip eski hayatıma geri dönüyorum. Yine yalnızım sevgilim, sen yokken ki cümleleri sevmiyorum. Sen her daim yanımdasın, gökyüzünde eski aşklardan kalma dolunayla sana bakıyorum, duymadığını beni okumadığını biliyorum. Ben beceremedim say… sen cümleleri zahirinden anlıyorsun diyelim ya da. Kalbin söyledikleri daha önemli değil midir?

Çocuklar olmasa, şu çocuklar olmasa, çoktan kıyardım canıma… senin koklar gibi kokluyorum, senden bir parça olduğunu bilerek…

Kuranı kerim okuyorum, o derdimi siliyor… İlk defa farkettim biliyor musun? yıllardır ilk defa kuran okununca huzur bulunduğunun faarkına vardım, namaz kılınca huzur bulunduğunun farkına vardım. ne aptalmışım…

senden sonra ne kadar çok şey yapmışım iki günde…

hiç bir bahanesi yol bilirim, size boyumdan büyük cümleler kurdum…

Ama bitti, büyük cümlelerim yok artık…

Ve ben kalbimi verdim, içimde yürek yangınları, güller ve laleler dolu bahçeler, dayanamıyorum artık. Oysa kaç kez ölümün koynundan geçip bir şiirde varolmayı istemişken,  sadece mutlu bir dünyanın hayalini kurmuşken, küçücük acılara tahammülüm yok artık. anla beni tanrım, beni mutluluk tablosunun içinde tam mutlu oldum derken karanlığa bulama… Sevgimi başkalarının elinde oyuncak yapma…

Hangisi hayırlıysa onu ver bana… Ben elimden geleni yapmaya başlayınca, çekip gitmelerden, istenmemezlikten bıktım. Ben sevdiğim zaman her şeyi göze alabiliyorken, sevdiğimin ufacık şeylere bile tahammülü olmazsa, sevmenin ne anlamı kalır ki… gerçekten yoruldum, kendimce bir karar alıp, evet bu olmalı deyip, onun için bir şeyler yapmayı arzulayınca, ve kadının kalbinden, arzularından, uzakta olup yakınlıktan, şiirden ve şaraptan sana sığındım.

Çok sevip aldatılmak, sevipte istenmemek, artık yazamıyorum tanrım, acılarım o kadar çoğaldı ki içimde.. Kaleme akamayacak kadar mürekkebin psiliğine bulandı…

Üzgünüm… ağlıyorum… “erkek ağlar mı diyeceksin, hayberin kapısı ağlar mı, ben yel gibi erkekler ağlar diyorum. bir dakika ağlar yılbaşı dakikasında”…

sana niyet, kime kısmet…

Bu şehir benim şehrim, size bırakmadım yalnızlığı… Yalnızlık bir dolunaya saklıysa, her bakışta, içime işleyen bir şiir vardır. kapıları çarpıp çıktıktan sonra, dönüşü olmayan yola girildikten sonra, hep seni düşünürüm, her ay batımında, her gün doğumunda… sevgilim! şiirimi bana geri verdiğin için yazıyorum bunu… yeniden ve yeniden geldiğin için, ve seni diğer ırmaklardan ayırıp bu kentin ortasından, bana yol olduğun için… Garip bir tebessümü var dünyanın, tren rayları üzerinde, trenin sesini duymuyrmuşcasına bir tebessüm, bilirim anlamazsınız gülden, bir kez gülmekten… Ama bu şehrin derinliklerinde, bir ırmak, bir tren, tüm gümbürtüsüyle biri zamanın akışını çınlar, diğeri benim gidişimi… Sana bu satırları yazarken, yine seni düşünüyorum biriciğim. doğru olanı yapmaya çalıştığım için üzgünüm. Seni o kadar çok özledim ki., düşlerim bile senin olmadığın hayali kaldırmıyor, kabus oluyor gün oluyor, ama güneşin doğduğunu görmedim hiç. ben dedim ki bir şiir gibi yaşayayım hayatı, seninle olalım laleler gibi. Sende de olmadıysa bu nazarın hep suçlusu benim… Başkaları neden girer ki araya… Senin şiirini denkleştirip seni satırlar arasında ararken. Burdan seni sonsuz özlediğimi yazmak istedim. Tanrıyı özler gibi değil yanlış anlamayasın, seninle bir cenneti paylaşacak kadar özledim. Bu şehri seninle bayındır kılacak kadar…
Bak işte bu düdük sesi, ayrılığımızı çınlıyor bir gece yarısı..

Sana Söylemek isterim…

Sana söylemek isterim tüm cümleleri, tüm güzellikleri kulağına fısıldamak, senin yanında bulduğum huzuru anlatmak… Ama bir gece kalem kağıda düşünce, içimdeki dünyanın nereye kadar küçülebileceğini düşünemezdim, beni okuyan tek sen vardın belki de, sevgi derinlerde bir yerdeyse, acılar aynı yürek ağrılarıysa, bir gün bir şehri tümüyle ele geçirmenin verdiği zevk ve heyecan tüm bunlardan kıymetliyse yapılabilecek başka şey yoktur inan. Ben tarihi yazarım, sen pencerenden bakarsın, bir içlenişte bir hu çekişte, sevgimi yalnız beni sevene vermek kadar ne güzel şey vardır dünyada. Evet vardır dünyada. “hiç bu kadarını bekliyordum gibi”…

İşte böyledir, bir şehri yakarsın karşında bir duman bulursun, ama bir zihni yakmak için bütün ateşleri feda edersin…

Sadece yorgundum, bir şiiri yazacak gücü bulamadım kendimde, bir şiiri okuyacak gücüm yoktu. inanmam gereken bir doğrunun peşinden sürükleniyorum…

Okudum ve yazdım…

Vesselam…